Kendimi anlatmak içimde çelişkilere yol açıyor. Bir yandan tüm bu anlattıklarımın zihnimin algısı, yani uydurması olduğunun farkındayım. Öte yandan, hikayelerimizin karşımızdakinin kalbinde karşılık bulduğu bir yer var bazen. O yerde buluşmak dileğiyle, bugün kendi hayat hikayemin olası sonsuz versiyonlarından birini paylaşmak istiyorum sizinle.

Okumayı ve (çoğunu salt kendime anlattığım) hikayeler uydurmayı severdim. Kardeşim Gökçe benim resmimi çizmişti yıllar önce, kambur durarak önündeki kitaba eğilmiş bir kız… İçimdeki Çocuk’un içe dönük olduğunu biliyor muydunuz? Ben yeni öğrendim. Her neyse, sanırım orta birdeydim, anladım ki, matematik hikayelerden, fen de göbek atmaktan daha makbuldü ve zekiler MAT’da okurlardı. Ayrıca diğer seçenek olan edebiyat…


SAVAŞ | HÜKMET

İçimde bir Savaşçı var. Hedefine kitlenen bir Kahraman… Bu gözleri keskin bakan; kesmeye, yakıp yıkmaya ve mücadele etmeye hazır bu insanı pek sevmiyorum. Her zaman gülümseyen, iyi kalpli bir kız gibi görüneyim istiyorum… Ah, bir de sevgilim ya da değerli hocalarım o istemediğim engelleri kaldırsınlar diye beklediğim de oluyor… Çünkü, ben gerektiğinde kılıcını çekmekten çekinmeyen bu Amazon’dan korkuyorum. Ama esas, isteklerine kitlenip o saklı hazineleri getirecek gücünden korkuyorum. Üstüne üstlük o hazineler benim olursa ne yapacağımı da bilmiyorum.

İçimde bir Hükümran var. Azametli bir Kraliçe… Onun da gözleri keskin bakıyor. Ve ben onu da -belki Savaşçı’dan da…


Altı sene önceydi, yerdeki halının üstünde oturuyor, erkek kardeşim Oray’ın tüm setlerine sahip olduğu elleri kepçe şeklinde olan legomsu oyuncaklarla aile dizimi yapıyordum. Koçum bana bu cümleyi- ya da bu cümlenin bir versiyonunu- söylemeye davet etmişti; seansın başından beri ağlıyordum ama cümleyi duyar duymaz o rasyonel, o mantıklı halimin son kırıntıları da uçup gidivermiş, cümleyi söylersem öleceğimden, yeryüzünün beni yutacağından emin olmuştum. Bu düşüncelerin saçma olduğunu bile düşünemiyor, nefes alamıyor, artık hıçkırıklarla dövünerek ağlıyordum ki, koçum “bugün burada bırakalım istersen.” demişti.

Bırakmadım, bırakamadım. “Güçlüyüm, tabii ki yapabilirim.” diye düşündüğümden değil ama… Cümle o kadar gerçekti ki, beni çağırıyordu, derin simsiyah…


“Misbehaviour” filmi üzerinden feminizme minik bir göz atış

Feministler Dünya Güzellik Yarışması’nı protesto etmeye karar verirler ve olaylar gelişir…

Geçen hafta “Misbehaviour” filmini, çoğu filmde yaptığım gibi ağlayarak seyrettim. Ben tüm insanlık deneyimimizi çok tuhaf bulanlardanım, filmin sergilediği 1970’lerde, insanlık bir yandan gelişmiş teknolojileri üretmiş, Ay’a ayak basmış iken bir yandan da kadınlara yapılan türlü türlü aşağılamanın ve ırk ayrımcılığının devam etmesi beni hayliyle şaşırtıyor. Şimdi diyebilirsiniz ki, Gülen, sen kendin de 2000’lerde kadın ayrımcılığını bizzat yaşamadın mı? Evet yaşadım, ve bir de utanmadan kitabımda da yazdım, çünkü kariyerinde başarılı kadınlar itiraf etmezler böyle şeyleri, onlar kendilerini çok güçlü sanırlar. …


“Eğer çocuksu duygularımızı, hassasiyetimizi, hayretimizi ve canlılığımızı geri çağırmazsak İçimizdeki Çocuk yaralı kalacaktır.”
— Lucia Capacchione

İçimizdeki Çocuk’a çoğu zaman bir an önce çözüp tamir etmemiz gereken bir konu olarak bakıyoruz.

Kimimiz bir iki seansta yaşadığı deneyimden sonra “bu konunun” şifalanmasını umuyor. Kimimiz “habire bu Çocuk’la mı uğraşacağım? İşim gücüm var benim.” diyor. Kimimiz “ben oralara girersem, dağılırım.” modunda. Kimimiz ise Çocuk’un talepkar olduğunu, bir kere onunla diyaloğa girerse isteklerine yetişemeyeceğini düşünüyor.

Benim İçimdeki Çocuk bunları duyduğunda öfkelenebiliyor. Ona göre bu düpedüz adilik... Arkadaşları gözünün önünde dövülen çocuklar gibi hissediyor. Kırgın ve öfkeli…


Karanlık, küf kokan bir avluydu, varmak için üzerinde devasa otlar bitmiş taşların ve plastik çöplerin arasından atlamamız gerekmişti ki ayılmama bu sebep olmuştu. Ortamların en bir influencer kızı Merve’nin o ışıltılı partisinden sonra nasıl oldu da şehrin bu en izbe yerinde kendimi bulmuştum acaba? Sabah yaptırdığım menekşe moru akrilik tırnaklarım, Galata’dan aldığım üzerinde kibar zımbaları olan siyah mini deri eteğimle bu ortam tipime hiç mi hiç gitmiyordu. O son mavi shot’ları içmeyecektim…

Gözlerini kırpıştırırken heyecanla konuştu: “Çok derbeder görünüyor şimdi buralar biliyorum, çok uzun süre terkedilmiş çünkü. Ama buraları öyle bir değiştireceğim ki ben, şehrin en hype yeri olacak. Beer…


8–9 sene önce uçağa binerken bir tedirginlik, bir kaygı hasıl olmuştu bende. “Şuraya giderken türbülans oldu, ondan oldu.” diyeceğim bir olay yaşamadığım gibi, ayda en az 2–3 bazen de 4 kere uçağa bindiğim bir dönemde olması da tuhaftı. Özellikle uçağın kalkış anlarında hissettiğim bu duyguları o zamanki güçlü yönetici maskemin altında kimselere söylememiş; derin nefesler alarak, başka şeyler düşünerek olayı bertaraf etmeye çalışmıştım.

Bu kaygılarım sonra “kendiliğinden” kayboldu. Çok sonra anladım ki otopilotta yaşadığım o dönemde ben ölümden, kendimi gerçekleştirmeden ölüverip gitmekten korkuyordum.

Depremler, savaşlar, şimdi de Corona… Ölümlü olduğumuzu unutuyoruz ya hani, bize verilen zamanı hoyratça harcıyoruz. “Sana verilen…


David Deida, Yakın İlişki adlı kitabında, ilişkilerdeki eril — dişil dinamiğini 3 seviye ilişki ile açıklar:

1) Bağımlılık İlişkisi: “Erkekler erkek, kadınlar da kadındır.” seviyesi.

Bu eski klasik ilişkilerde erkek dış dünyada para kazanır; kadın da eve ve çocuklara bakar.

Erkeğin ailenin reisi olduğu, kadının da ona boyun eğdiği bu model, tabii ki bizlere Ah Belinda filmini hatırlatır. Bu model çoğumuz için kâbus gibidir. Öte yandan bu modelde kafalar karışık değildir. Erkek eril enerjisiyle durur, kadın da dişil enerjisiyle.

2) 50/50 İlişki: “Kadınlar ve erkekler için güvenli bağlar ve eşit beklentiler.” seviyesi.

Bu model, modern kadınların modern erkeklerle kurduğu ilişkilerdir…


Haftaya nasıl başladığım benim için önemli. Hoş, şimdi düşündüğümde her güne nasıl başladığım da keza çok önemli.

Bazı Pazartesiler o haftanın yapılacakları, toplantıları, geçen haftalardan bu haftaya sarkıp beni türlü suçluluğa gark eden işler; tüm bunlar kafamda bombardımana geçiyorlar. Bu hissettiğim anksiyete, daralma ve iç sıkıntısını rahatlamaya dönüştürmezsem pek iyi olmuyor..

Bu rahatlama, bu sakinlik için saatlerce vaktim de yok. Her gün 2 saat, 3 saat meditasyon yapan insanlara gizli -bazen de aleni- bir kıskançlık -bir garez, bir gıcıklık- duyuyorum😜 Bir gün büyüyünce ben de onlardan olacağım inşallah diye umuyorum.

Amma velakin, benim de kendimi merkezime getirmek, güne sakin ve…


-Bu erkeklerin nesi var? Bu modern çağda?

-Bu dönemde erkekler daha dişil sanki? Hem sosyal hem de cinsel yaklaşım açısından. Sizce de öyle değil mi?

-Neden hep biz, şöyle böyle olmalıyız ki? Neden onlar bizi kazanmıyor da biz çırpınıyoruz?

Anonim

Bu sorular, Instagram’da her soru-cevap yaptığımda farklı formatlarda geliyor. Kadın sohbetlerinin de önemli bir kısmı “erkekler/sevgilim/kocam neden böyle” üzerine. (Bu yazı kadın perspektifinden kadınlara yazıldı, tam da bu nedenle erkeklerin de ilgisini çeker diye umuyorum.)

Bu da çok doğal. Biz kadınlar için ilişki önemli. İşimiz gücümüz ne kadar iyi giderse gitsin, ilişki önemli. Dişil olmanın doğasında ilişki var zira. O…

Gülen Gündüz Yılmaz

Koç, Eğitmen, Yazar, YouTuber

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store